ömer faruk karacabey

• 22/8/2007 - Sıddıka Karacabey

 

Benim hiç genç babannem olmadı... Ben tanıdığımda 60'larındaydı. Ama benim hiç yaşlanmış babannem de olmadı. Hep cıvıl cıvıl hareketliydi.

 

Kendini hiç düşünürmüy dü bilmiyorum? Ama düşündüyse bile hiç belli etmedi, bir şey söylemedi. Son zamanlarında naber diye sorduğumda bile sağlığın diye cevap verebildi.

 

Selasını dinledim. "Vefat eden Merhum Marangoz Hüseyin'in eşi Sıddıka Karacabey" diye üç kez duyurdular.

 

Babannem Marangoz Hüseyinin karısı,

Babam Ömer Faruk Karacabey'in anası,

Öldüğünde hazırdı yeri, İkisinin arası.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 22/8/2007 - Kendisini Çok Yorgun Hissetti...

Kendisini çok yorgun hissetti, hiç hissetmediği kadar. Hayatının hiçbir döneminde bu kadar az hareket edip bu kadar çok yorulduğunu hatırlamıyordu. Yıllarca koşturup durmuştu ve hep bundan zevk almıştı. Asıl acı çektiren de buydu.

 

Kulağında çok uzaktan gelen bir ses duydu. Kendisini toparlamaya, kelimelere anlam yüklemeye çalıştı. Küçük oğlunun sesiydi kulağındaki. Cevap vermek, elini oynatmak istedi, tek yapabildiği ayak parmaklarını oynatabilmekti. Çevreden seslerin geldiğini duydu, tanıdık seslerdi hepsi. Sesleri yavaş yavaş daha rahat duyabiliyor ve anlayabiliyordu.

 

Kulağında tekrar oğlunun sesini duydu. Oğlu fısıltıyla, sadece onun duyması için konuşuyordu, tekrar verebildiği tek cevabı verdi ayaklarını oynattı. Çevreden sevinç sesleri cevapladı onun bu hareketini. Sonra, büyük oğlunun sesi yankılandı kulaklarında, ona da cevabını verdi. Çok yorulmuştu, dışarıdaki seslere dikkatini vermekten vazgeçip, kendi dünyasına döndü tekrar.

 

Işığı ilk görüşünü hatırladı.

 

Pazar akşamıydı. 16 Nisan 2006. Artık eşi evde yalnız kalamıyordu, kalkması, yatması tek bir kişinin yardımıyla bile olanaksız hale gelmişti. O gün yine odasına bir sürü insan gelip gitmiş, onunla tek taraflı sohbet etmeye çalışmışlardı. Geçen aylar, ne çok seveni olduğunu göstermişti. Çok mutluydu. Akşam olurken, gelenlerin sayısı yavaş yavaş azalmış ve en sonunda eşi, kız kardeşi ve küçük oğlu kalmıştı.

 

Hastalık zordu ama en çok da geceleri zorlaşıyordu. Yine kötü bir gece başlamıştı. Tam olarak ne yaptığını anlamadığı adam gelmiş, saatlerce, elini karnının, göğüs kafesinin üzerinde tutmuş ve gitmişti. O gittikten sonra çok yoruluyor, kendini iyice bitkin hissediyordu.

 

Gece tuvalete gitme ihtiyacı hissetmiş, eşine seslenmişti. Eşi kalkarken kardeşinin de odaya geldiğini hissetti. Kalkıp yatmak artık çok zoruna gidiyordu. Oğlu ve kız kardeşi de odaya gelmişler onu tekrar yatırmışlardı. Çevresinde olanları fark ediyor ama gerek sıkıntılarından gerek yorgunluğundan tepki veremiyordu. Oğlunun yatmak üzere içeriye gittiğini gördü. Sabah işe gidecekti. Tekrar sıkıntılar bastı, farkında olmadan inlemeye, içeriki odadan bile duyulabilecek sesler çıkarmaya başladı. Ne kadar  zaman geçti, ne oluyordu bilemiyordu. Bir ara kendini terk ettiğini ve yukarıya doğru çıktığını fark etti. Sıkıntılarından kurtulmuş, parlak bir ışığın içine girmişti. Odaya, eşine, oğluna,  kardeşine ve kendi bedenine yukarıdan bakıyordu. Eşi ve kardeşi, eşinin geceleri yatak olarak kullandığı kanapeye oturmuşlar, çaresizlik ve umutsuzluk içinde onu seyrediyorlar, oğlu yatağının hemen yanında duran taburenin üzerinde elini tutuyordu.

 

Dikkatini aşağıdaki manzaradan ışığa çevirdi. Birileri vardı içinde, tanıdık gelen. Onları görmüyor ama hissediyordu. Babasını, kayınpederini ve daha nicelerini hissetti. Geliyorum yanınıza dedi. Ama bir ses “daha değil, biraz daha sabretmelisin, geri gitmelisin” diye cevap verdi. Peki dedi, aşağıya, bedenine inecekken durdu ve “ne zaman” diye sordu. Ses “Perşembe günü bekliyoruz seni, gölbaşında sabah sekizde” diye cevap verdi. O da tekrarladı “gölbaşında sabah sekizde” diye.

 

Tekrar bedenine girdiğini hissetti, huzur ve mutluluk gitmiş, sıkıntılar, ağrılar ve huzursuzluk geri gelmişti. Oğlunun elini okşadı.

 

Eşi geldi yanına, süt ister misin diye sordu. Olur anlamında başını salladı. Biraz sonra içine neskafe katılmış sütü gelmiş, hep bir elden onu yatağında oturtmuşlardı. Bir yudum aldı ama içemeyeceğini hissetti.

 

Son 6-7 ayını düşündü ister istemez. Nereden nereye gelmişti, nasıl gelmişti. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Her şey aslında göz açıp kapayınca diye tanımlanabilecek bir zaman dilimi içinde gerçekleşmişti.

 

O yaz, güzel bir yaz geçirmişti. Hayatı boyunca hayalini kurduğu bir çok şeyin yaz aylarında gerçekleştiğini düşündü. Çocukları, torunları, kardeşleri ve bir çok konuğu Fertek’teki evlerine gelmiş, şenlikli bir ortam yaratmışlardı. Ama bu yaz, önceki yazlara göre daha çabuk yoruluyor, öğlen uykuları daha uzun oluyor ve buna rağmen kalktığında kendini tam olarak dinlenememiş hissediyordu.

 

Zaman zaman kendisinin iyi olmadığını tespit eden ve bunu çevredekilere de biraz da serzenişle söyleyen eşine kızıyor ama kendi de içinde bir yerlerde bir şeylerin yanlış olduğunu hissedebiliyordu.

 

Ankara’ya dönüşünü takip eden günlerde başladığı, hastane, doktor kovalamacısının sonunda geldiği nokta buydu.

 

Çok ama çok yorgun hissediyordu kendini. Pazar akşamı, ilk defa tanıştığı ışığa kavuşmak için inanılmaz bir istek duyuyordu. 

 

Yavaş yavaş çevresindeki seslerin azaldığını hissediyordu. Herhalde akşam oldu ve herkes evine gitti diye düşündü. Geçen 5-6 aylık süreç içinde bunu çok yaşamıştı. Eşiyle beraber, hastane odalarında kaç gece geçirmişti. Bir çoğunda ya kendinde değildi yada çevresiyle iletişim kuracak gücü yoktu. Bu yalnız gecelerin çoğunda oğullarının geldiğini, anneleriyle oturduklarını, duyduğu seslerden çıkarabiliyordu.

 

Zaten, kendisinden sonra en çok onlara, eşine, oğullarına, gelinlerine, kendisinin ve eşinin kardeşlerine, yeğenlerine ve hatta torunlarına üzülüyordu.

 

Hastalığını öğrendiği günü hatırladı birden. Büyük bir umutla doktora gidişini ve daha büyük bir hüsranla ölümle eş anlamlı bir hastalığa tutulduğunu öğrendiği günü hatırladı. O akşam eşi, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla oturduğu akşam yemeğinde söylemişti onlara “ölümden korkmuyorum, merak etmeyin” diye.

 

Ölümü düşünecek çok zamanı olmuştu bu dönemde ve ışığı görene kadar biraz korkmuştu da. Ölümü ilk düşündüğünde aklına gelen şiiri hatırladı.

 

Öldük, ölümden bir şeyler umarak.

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.

Nasıl hatırlamazsın o türküyü,

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,

Alıştığımız bir şeydi yaşamak.

Şimdi o dünyadan hiç bir haber yok;

Yok bizi arayan, soran kimsemiz.

Öylesine karanlık ki gecemiz

Ha olmuş, ha olmamış penceremiz;

Akar suda aksimizden eser yok

 

Gençliğinden beri görmeye alışık olduğu Fertek cenazelerini hatırlamıştı sonra. Nasıl olacaktı cenazesi, oturup onu düşünmüştü. Evini, evinde kimlerin olacağını, tabutunun çarşıdan mezarlığa koşar adımlarla nasıl taşınacağını. Toprağa verildiği akşam evindeki iç parçalayıcı hüzün ile, birbirlerine destek olmaya çalışan akrabalarının arasındaki duygu yoğunluğunun sıcaklığını içinde hissetti. Acaba demişti, kim konuşacak bir konu bulacak, ben de yokum. Kendisi olsa, bir şekilde bir şeyler bulur konuşurdu. Havayı dağıtırdı, şimdi kim yapacak diye içten içe bir sıkıntı hissetmişti.

 

Sohbeti oldum olası severdi. En çok da dinlemeyi değil ama anlatmayı severdi. Bıyık altından gülümsedi veya gülümsediğini sandı. Geçen altı ay daha çok dinlemişti. Hayatında hiç dinlemediği kadar çok dinlemişti. Bu da pek fena değilmiş diye düşünmeden edemedi.

 

Son altı ay sadece bu değildi değişen. Hayatının her aşamasında tek başına ayakta durabilmeye özen göstermişti. Şimdi ise, hep yanında birilerinin olmasını istiyordu. Eşi, ekmek almaya gidecek olsa, evde başkaları olsa bile kendini huzursuz hissediyordu. Sabah kahvaltısını büyük oğlu gelmeden yapmıyor, illa ki onun gelmesini bekliyordu. Oğullarından en azından birinin gelip karşılıklı sütlü neskafeleriyle sigaralarını içmeyi dört gözle bekliyordu. Torunlarının elinden tutup ona enerji vermelerini istiyordu.

 

Evden, hastane dışında başka bir yere gitmek için en son çıkışını hatırladı. Küçük oğlu ve gelini önceki gece onlarda kalmış, ve belki de hayatında son kez saat 11’e kadar oturup onlarla sohbet etmiş, geleceğe dair planlar yapmıştı. Durmadan konuşmuş, sona eren davasında yaptığı hesap hatasını tekrar tekrar anlatmış, yorgun düşüne kadar da alacağı parayı nasıl harcayacağından bahsetmişti. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra oğlu, berber çağırmak yerine kendisini fakültesindeki berbere götürmeyi önerince önce sevinçle kabul etmiş ama sonra kendisini güçsüz hissetmişti. Eşinin ve torununun ısrarlarıyla kabul edince, hep beraber arabaya binip gitmişlerdi.

 

Bu arabaya ilk binişi aklına geldi. Yine bir hastane çıkışıydı. O gün çok sinirli bir şekilde hastaneden çıkmak için doktorun gerekli işlemleri yapmasını bekliyordu. Kardeşi, siz gidin ben işlemleri bitirip gelirim diyince eşi ve oğluyla aşağıya inmişlerdi. Oğlunun yeni aldığı tek kapı arabasına bindiğinde, hayırlı olsun diyen eşine cevap verircesine, ne biçim araba bu böyle, tek kapılı inmesi binmesi çok zor, diye ters bir tepki vermişti. Sonra üzüldüğü için asansörde kendisini çok sinirli hissettiğini, sinirinin bir nedeni olmadığını ve içinden geldiğini söylemişti.

 

Arabaya ikinci kez biniyordu. Her zaman yaptığı gibi yine tükürdüğünü yalamadı ama yumuşattı laflarını. Araba çok güzel ama binip inmek çok zor dedi ve hayırlı olsun diye de ekledi. Zaten pek özür dilemezdi, bu bile özür anlamına geliyordu. Oğlunun kendisini anladığından da emindi.

 

Daldığı düşüncelerinden kendini çekti çıkarttı. Odada artık üç kişi kaldığını biliyordu. İki oğlu ve en büyük yeğeni. Kendi aralarında şakalaşmalarını, kim ilk yatacak, kim nerede yatacak tartışmalarını dinledi. Keyif aldı. Hayat devam ediyordu. Kendini huzurlu hissetti.

 

Gece boyunca üçünden biri hep yanında oturdu ve elini tuttu. Kendini hiç yalnız hissetmedi.

 

Gece, bir ara küçük oğlunun kendisiyle konuştuğunu duydu. Baba, sakın bir yere gitme, uyanmak için biraz çaba göster dedi. Kafasını salladı, olur gibilerinden ama kendi de kendine inanamadı. Çaba gösterecek hali kalmamıştı ve bir söz verdiğini hatırlıyordu. Perşembe sabah saat 8’de gölbaşında olacaktı.

 

 Gece bitip, günün ilk ışıkları odaya girerken çevreye karşı duyarlılığı artmaya başlamıştı. Odayı, hastaneyi ve kendini hem yukarıdan görüyor, hem de içinde yaşıyordu. Sanki ikiye ayrılmış gibiydi. Ama bir şey, konuşmasını engelliyordu sanki. Küçük oğlu ile yeğeninin, ne olduğunu anlamadığı bir kahve hikayesini anlatıp güldüklerini duydu. Sonra sigara içmek için merdivenden aşağıya inişlerini seyretti. 

 

Işığı ilk gördüğünde hissettiği sıcaklığın vücudunu kapladığını fark etti, bir ses ona “şimdi gitmeli ve veda etmelisin” dedi. “Sonra seni bekliyoruz”.

 

Odada büyük oğluyla kalmıştı. Gözlerini açtı, büyük oğlunun bu hareketine verdiği sevinç tepkisini görünce, biraz daha hareketlendi. Oğlunun telefonunu alıp, eşini aradığını ve hastaneye çağırdığını fark etti.

 

Günlerden Perşembe’ydi ve saat yavaş yavaş 8’e yaklaşıyordu. Huzursuz hissetti. Gitmesi gerekiyordu. “Ama” dedi ışığa doğru “vedalaşmadan olmaz”. Eşi ve büyük gelini bir süre sonra odasındaydılar. Herkesin yüzünde, uzun bir süredir görmeyi unuttuğu bir mutluluk ifadesi vardı.

 

Eşi oğullarını markete yolladı. Yollarken, hüzünlü bir sevinç içinde “herhalde birkaç gün daha burada kalacağız” diyerek alınması gerekenleri sıraladı. Eşi gideceğini bilmiyordu. Söylemek istedi ama sesi yine çıkmadı.

 

Oğullarının marketten dönüşlerini gördü. Merdivenden elleri dolu çıkıyorlardı. Ölüm öncesi iyiliğinden bahsediyorlardı. Birinin diğerine “öyle de olsa iyilik iyiliktir, 5 gün de sürse razıyım” dediğini duydu. Kendince yine tebessüm etti. O kadar zamanı kalmamıştı.

 

Saat 8’i çok geçmişti. Hayatında en sevmediği şeylerden biriydi geç kalmak. Onun için her yere hep söylediği saatten önce gider, çevresindekiler ise bu aceleci tavrını bazen şakayla bazen kızgınlıkla eleştirilerdi. Bir kere geç kalmaktan bir şey olmaz diye düşündü. Hem son kez geç kalacaktı.

 

Gelini ve eşi yatakta doğrulup oturmasına yardım ettiler. Eşi bir bardak meyve suyu getirdi. İşte bu vedaydı. Elinden son kez bir şey içecek ve kendini ısrarla çağırmaya başlayan ışığa, huzura kendini bırakacaktı. Ve öyle de yaptı. Huzurluydu. Arkasında yarım kalan bir şey bırakmamıştı. Herşeyi ayarlamış, görevlerini bir eş olarak, baba olarak yapmıştı.

 

Bazıları gibi yaşarken ölmemişti. Hep yaşamıştı. Son anına kadar, son zerresine kadar yaşmak adına ne yapılması gerekiyorsa veya en azından kendisi ne yapması gerektiğini hissediyorsa yapmıştı.

 

Artık yeni bir hayata, yeni bir dünyaya gitme zamanı gelmişti. Gözlerini yukarılara, göz kapaklarının arkasına çevirdi, gidiyordu. Huzur içini kaplamıştı.

 

“Baba, gitme burada kal” diyen bir sesin kendisini geri çağırdığını duydu, son bir kez göz bebeklerini düzelterek karşıya baktı, sevdiklerini son bir kez bu gözleriyle gördü. “Bu” demek istedi “bir veda, bir son değil, bu bir başlangıç.”

 

Sonra gözlerini yukarıya, en yukarıya, ışığa çevirdi.   

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 22/8/2007 - NERESİ FERTEK BİZE?

Fertek hakkında bir yazı yazmam istendiğinde ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Hiç tereddüt etmeden, ne yazacağımı da bilemeden kabul ettim. Bilgisayarın başına oturup da yazıya başlamam gerekince, nasıl bir işin altına girdiğimin farkına vardım ama iş işten geçmişti. Saatler boyunca bilgisayar ekranına anlamsızca baktım, çağımızın yeni bilgesi google’a bakındım, elimdeki Fertek resimlerini tekrar tekrar inceledim. Tek istediğim şimdiye kadar bu yazıyı okuyacaklarını umduğum Ferteklilerin gözünden kaçan ya da en azından dikkatlerini çekmeyen bir ayrıntı bulup onun hakkında bir şeyler yazabilmekti. Neredeyse bir hafta boyunca aklımda hep ne yazacağım sorusu vardı. Sizin bilmediğiniz, sadece benim bildiğim bir şey. Ne olabilirdi?

Sonunda ne yazacağımı bulmuştum. Bana özel, içinde de Fertek olan şey benim Fertek algılamam olabilirdi ancak. Biliyorum, kamusal bir alana kişisel duyguları yazmak biraz bencillik olarak kabul edilebilir. Ama bencilliğimin temel gerekçesinin çaresizlik olması, belki hafifletici bir sebep olarak da kabul edilebilir.

Bencil duygularımı ortaya çıkarmak için kendime şu soruyu sordum. Ben Fertek’i neden seviyorum? Annem babam, “Biz Fertek’liyiz” dedikleri için mi? Bu sorunun cevabının olumlu olması ihtimali bile beni tedirgin etti. Ama merak etmeyin o kadar basit değil. İçinden çıkılması zor birçok duygu, hatıra bu sorunun cevabının kendisi olduğu söyleyerek kafamın içinde dört döndüler. Belki de ilk defa Fertek konusunda sorguladım kendimi.

*                 *                 *                 *                 *

Haziran ayında, okulların kapanmasına birkaç hafta kala başlardı bizim evde merak. Yeni tana ne renkti, adını ne koymuşlardı diye.

Tatil sonunda arkadaşlarımızın kumsalda, denizde çekilen cicili bicili fotoğrafları vardı, bizim tanamıza sarılmış fotoğraflarımız. Eylül ayında arkadaşlarımızın güneş yanıkları, bizim elimizde ceviz tetiri olurdu. Arkadaşlarımız anne babalarına yalvarırken hafta sonu oyun parkına gidip özgürce oynayabilmek için, biz bir ucu Malı’da bir ucu Altola’da olan bir oyun parkının içinde yaşardık.

Aydın, Samet ve Soner’le ham erik ve Niğde gazozuyla sarhoş olur, Aşağı Göl’deki bahçede kuru yaprakları sararak yaptığımız sigaraları içerdik. Babaannemin, amcamın yaptığı şelekleri bir yandan zevkle, bir yandan oflaya puflaya taşır; sokak başında annemin yada babaannemin şalvarının arasına oturup sallanır; Mümtaz ve Aydın’la istisnasız her Perşembe pazara giden büyükbabamın kerestelerini oyuncak yapmak amacıyla kesip biçer ve sonrada Marangoz Üssün’ün gazabından kurtulabilmek için fırlayıp evden kaçar, birkaç gün anneannemlerde yaşardık.

Fertek özgürlüktü.

Fertek eğlenceydi.

Fertek sevdiklerimize kavuşmanın, en güzel en sıcak yoluydu.

Çocukluğumda Fertek, biraz Pal Sokağı, biraz Peter Pan’ın Neverland’i, yaz aylarımı süsleyen bir düş mekanıydı.

Belki de sadece tatillerde gelebildiğim için, Fertek’te kaygı, keder yoktu.

Ben Fertek’i eğlencesi, neşesi için sevdim.

*                 *                 *                 *                 *

Sonra her masalda olduğu gibi bizler de büyüdük. Fertek’in bilmediğimiz yanlarını da gördük. Biz Fertek’e sadece gülmeye değil, ağlamaya da gidermişiz öğrendik.

Bunu ilk, üniversite dördüncü sınıfta büyükbabam Ali Rıza Tuncer’i kaybedince öğrendim. Arkasından dayım Erdal Tuncer’in, diğer büyükbabam Hüseyin Karacabey’in kayıpları Fertek’in bu yüzünü iyice öğretti bana. Bu acı dolu günlerde öğrendim, Ferteklilerin gerçek dayanışmasını.

Derken, gerçek bir Fertek’li, gerçek bir Fertek aşığı, babam Ömer Faruk Karacabey’i uğurladık, son Fertek yolculuğuna, bir daha geri dönmemek üzere.

Babam Fertek olmuştu.

*                 *                 *                 *                 *

Fertek çocukluğumda özgürlüğüm, bugün ise özlemim oldu.

Ben Fertek’i artık daha çok seviyorum, daha çok özlüyorum.

Fertek’te artık her neşenin içinde tatlı bir hüzün yer alıyor. Ağlatan değil, sevgiyle anmamızı sağlayan; Fertek’i, temsil ettiklerini, Ferteklileri ve belki de kendimizi daha da sevmemizi sağlayan bir hüzün.

Terasta oturup, bahçeden kopardığım biber ve domatesi meze yaptığım rakımı yudumlarken, yanımda büyükbabam duruyor, yarısını anlamadığım Farsça karışımı beyitleri Ali Rıza büyükbabam okuyor, yaktığım her sigara Erdal dayımın zorla elime tutuşturduğu sigara oluyor; onuncu yılımızda Fertek’te nasıl bir düğün yapmamız gerektiğini ballandıra ballandıra anlatan babam karşımda oturuyor.

 

Ben artık Fertek’i daha çok,

Ben artık Fertek’i

Toprağı Erdal, toprağı Marangoz Üssün, toprağı Ali Rıza olduğu için;

Buram buram Faruk koktuğu için seviyorum.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 6/10/2006 - Didem'den

 

ÖLÜM ALLAHIN EMRİ YOKSUNLUK OLMASAYDI

 

Bu ayrılık öyle bir şey ki her yeni gün başka yoksunluklar getiriyor insana. Birkaç gündür bir daralma var zaten içimde. Her şey komşumuz İlhan Beyin tatilden dönmesiyle başladı aslında. Onun dönüşü babamın Fertek’ten dönüşünü hatırlattı bana. Pür neşe, dinlenmiş, güneşin hafif kavurmasından son derece sağlıklı olmuş apaydınlık bir yüz.  Her kapıyı çalıp ben geldim demesi,  kat kat bütün komşuları gezmesi. İlhan Bey gelir gelmez onun bürosuna gidip saatlerce sohbet etmesi. Ondan aldığım komşuluk öğretisiyle aynısını yapmaya çalışıyorum ama hep eksik oluyor. İşte burada geliyor yoksunluk. İnsanların yeri dolmuyor. Yetiştirdiklerinde izi kalıyor ama tam olmuyor.

 

Bugün bir şey daha tetikledi yoksunluk hissini. Babamın bir arkadaşı aradı. Onunla konuştuk. O hatırlattı bana babamın telefon açışını. Enerjik neşeli bir “aloo” dedi. O söylediğinden beri kulaklarımda sesi. Demek ki zaman yoksunluğu arttırsa da bilinçaltı tamamlıyor eksikliği. Sanki hep var hiç gitmemiş gibi J

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 12/9/2006 -

“O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

 

Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

 

Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

 

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.

 

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.

 

Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

 

Can YÜCEL

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Ömer Faruk Karacabey, 1940 yılının bilmediğimiz bir gününde Marangoz Hüseyin ile Sıddıka'nın oğlu olarak hayata gözlerini açtı 2006 yılının 20 Nisan günü Okşan'ın kocası Aydın Argun Figen ve Didem'in babası Oya ve Alara'nın büyükbabası olarak kapadı 66 yıllık hayatına, kocalık, babalık, dedelik, evlatlık, amcalık, dayılık, ağbilik gibi başarıyla becerdiği görevlerinin yanı sıra iki yüksek lisans derecesini, hakimliği, avukatlığı da sığdırabildi.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Blog RSS

Kategoriler

Arkadaşlar

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:5
| Sonraki Sayfa